Belediyenin tahsis belgesindeki mühür, haziran güneşinin altında henüz kurumuşken aralarındaki savaş çoktan başlamıştı. Moda sahilinin en kuytu, denize nazır tek gölgeli cebi; iki tekerlekli mutfak için fazlasıyla dar, iki inatçı şef içinse tam bir cehennemdi.
Selin, paslanmaz çelik tezgâhının ardından dışarı baktığında Can’ın o küstah tebessümünü gördü. Kendi kamyonu nar ekşisi, taze sumak ve fırınlanmış kuzu kokan modern bir Güneydoğu durağıydı. Can ise tam karşısında, taze çekilmiş espresso, vanilya ve karamelize edilmiş tereyağı buharıyla sahil kalabalığını baştan çıkaran bir fırın karavanı işletiyordu. Aralarındaki mesafe yalnızca iki buçuk metreydi; birinin jeneratörünün homurtusu diğerinin çaldığı caz plağına karışıyordu.
— Jeneratörün egzozunu biraz öteye çevirmezsen, ekşi mayalı kruvasanların is kokacak Can.
— Senin kuzu tandırının kokusu zaten bütün Kadıköy’ü bastırıyor Selin. Yanık tereyağı en azından insanlara huzur veriyor.
Yaz böyle başladı: Çalınan müşteriler, tezgâh sınırları üzerine çekilen görünmez çizgiler ve birbirlerinin menüsüne fırlatılan iğneleyici bakışlar. Selin onun disiplinine, her sabah şafak sökmeden un çuvallarını tek başına taşıyan kaslı omuzlarına ve işine duyduğu o sessiz saygıya gizliden gizliye öfkeleniyordu. Çünkü nefret etmek, hayran olmaktan her zaman daha zahmetsizdi. Can ise Selin’in sipariş yetiştirirken parmaklarının arasındaki o mutlak zarafeti, nar tanelerini tabaklara serpiştirirken takındığı o tavizsiz ciddiyeti izlemekten kendini alamıyordu.
Ağustos ortasında, şehrin üzerine kurşun gibi ağır bir fırtına çöktü. Aniden patlayan sağanak, tenteleri savurup tezgâhları yerle bir ederken, festival alanı dakikalar içinde boşaldı. Selin açık kalan yan kapağı kapatmaya çalışırken fırtına menteşeyi zorladı, sac levha gürültüyle çarptı. Acıyla irkilip geri çekildiğinde, arkasında Can’ın ıslak göğsünü hissetti.
Can tek eliyle devasa kapağı rüzgâra karşı sabitleyip kilitlerken, diğer eliyle Selin’in savrulan omzunu tuttu. İkisi de sırılsıklamdı; yağmur saçlarından süzülüyor, aralarındaki iki buçuk metrelik mesafe santimlere iniyordu. Yağmurun asfalttan kaldırdığı toprak kokusu, tenlerindeki baharat ve vanilyaya karışmıştı.
— İçeri gir, dedi Can, sesi fırtınanın uğultusunu yırtarak.
Can’ın küçük karavanına sığındılar. İçeride sadece fırının arta kalan sıcaklığı ve iki kişilik dar bir tabure vardı. Sessizlik, yağmur damlalarının tavana vurduğu ritimle derinleşti. Can raftan kuru bir mutfak bezi alıp Selin’in ıslak saçlarına dokunduğunda, Selin geri çekilmedi. Göz göze geldikleri an, haftalardır birbirlerine karşı biledikleri tüm öfke, yerini inkâr edilemez bir çekime bıraktı.
— Neden buradasın Selin? Daha büyük bir restoranda, kapalı bir mutfakta olabilirdin.
— Çünkü kontrolün bende olmasını seviyorum, dedi Selin, nefesi Can’ın çenesine çarparken. Kimseye boyun eğmemeyi.
— Bana bile mi?
— En çok da sana.
Can hafifçe gülümsedi; o kibirli maskesi tamamen düşmüştü. Parmakları Selin’in yanağındaki ıslaklığı silerken tereddüt etmedi. Eğildiğinde, Selin aralarındaki son mesafeyi kendi kapattı. Dudakları buluştuğunda yazın bütün sıcağı, yağmurun serinliği ve aylardır bastırılan o inatçı arzu tek bir ana mühürlendi. Öpüşleri ne bir teslimiyetti ne de bir mağlubiyet; iki eşit gücün nihayet aynı eksende dönmeye başlamasıydı.
Eylül geldiğinde park yeri sözleşmesi bitti. Sahil boşalırken belediye görevlileri çizgileri silmeye hazırlanıyordu. Fakat iki kamyon da yerinden kıpırdamadı. Selin kendi penceresini açtığında, Can elinde iki fincan sert kahve ve taze incirli tartla ona doğru yürüyordu. Rekabet bitmemişti; sadece biçim değiştirmiş, aynı ateşin üzerinde birlikte pişmeyi öğrenmişti.